CORONA-5-Alıştım bir tanem alıştım sana!

COVID-19 hayatımıza girdi gireli hepi topu üç ay geçti. Ve o günden bu yana her şey realitenin değil de, sanki bir filmin zaman ölçeğinde gibi hızla gözümüzün önünden akıp gidiyor. Şaka maka, tarihin kırılma noktalarından birine tanık oluyoruz. Meğer çok hızlı sandığımız hayatımız ne kadar da yavaş akıyormuş korona öncesinde. Meğer dert ettiğimiz şeyler ne kadar da önemsizmiş!
Bu üç ayda neler oldu, nelere alıştık bir düşünsenize. Sanki hayatımıza birisi yeni bir milat noktası koymuş gibi. CÖ-CS / Coronodan Önce, Coronadan Sonra...

Her şey en basit alışkanlıklarımızın değişmesiyle başladı. Nasıl mı? Mesela koronodan önceki zamanlarda sıcakkanlı bir toplumduk. Tanıdıklarımızla selamlaşırken sadece tokalaşmaz, bir de sarılıp öperdik birbirimizi. Koronanın ilk zamanlarında -bize bir şey olmaz evresindeyken yani – şakayla karışık “Sarılmak yok, uzaktan selamlaşalım!” diyerek, birbirimize şirinlikler yaptık. Kimileri elini kalbine koyup hafiften öne eğilerek külhanbeyi tavırla “eyvallah hocam” dedi güldü, kimileri tokalaşmak yerine kollarını tokuşturdu güldü. Hayat o zamanlar hala güzeldi... Geldiğimiz noktada, yani o günlerden iki-üç ay gibi kısa bir süre sonra ise “sosyal mesafe” diye bir kavramın boyunduruğuna girdik. Değil sarılıp öpüşmek, en kanka arkadaşımızla bile aramıza en az bir buçuk metre mesafe koymadığımızda tedirgin olmaya başladık. Ve bu duruma çabucak ALIŞTIK!

Devlet Baba!
İlk zamanlar olayın henüz ciddiyetinde değildik. Gökyüzünde vızır vızır uçaklar uçuyor, herkes bir yerlere gezmeye gidiyor ve gittikleri ülkelerden mutlu öz çekimler yaparak sosyal medyada paylaşıyordu. Korona birkaç ülkeye yayılınca bizimkiler hava alanına termal kamera koyarak- biraz da göstermelik- önlem aldı. Hatta Şirin Payzın’dı yanılmıyorsam, “Amerika’dan geldim kimse ateşime bakmadı” diye eleştiri tweeti atınca, sosyal medyada tepkileri üzerine çekmişti. Abartıyor dediler. Ne sorunsuz zamanlarmış! Hava alanındaki kontrollerde ateşi yüksek olan çıkarsa hastaneye gönderiyorlardı güya, çok da sıkı değildi önlemler o ilk zamanlarda. Sosyal medyada hızla yayılan “Bu virüs Türk genine bulaşmıyormuş!“geyiğine inanıyorduk çünkü, inanmak istiyorduk belki de! Oysa bizler hafife aldıkça, Korona sinsi sinsi tüm dünyayı ele geçirmeye başlamıştı bile. Türk genini takar mıydı! Avrupa’da ölüm grafikleri hızla yükseliyor ve biz de hafiften korkmaya başlıyorduk.  Sonra film daha da hızlandı.

Ben bu yazıyı yazarken Fox TV’de alt yazı geçiyor mesela:

“1991 yılındaki büyük madenci grevinden sonra ilk kez tüm madenler bu geceden itibaren kapanacak!”

Buna da alışırız elbette, neyse…

Geldiğimiz noktada, dünyada 713 bin kişi virüse yakalandı ve ne yazık ki 33 bin kişiyi de kaybettik. Bizdeki vaka sayısı da on bini aştı! İnsan hayatlarını sayılara indirgeyerek bu yazıyı kirletmek istemiyorum, ama istatistik gerçeğini de yadsıyamaz haldeyim…

Ufak ufak sınırları kapatıyordu devlet bir iki hafta öncesinde. İtalya, İspanya, derken bugün, havadan karadan ve denizden tüm sınırlarımız kapalı şu an. Buna da ALIŞTIK sayılır.
Ama dahası da var. Çünkü her şeyden önce tiyatroları, sinemaları ve barları kapattılar. Ardından restoranlarda masaları kaldırdılar, alın yemeğinizi paket yaptırın evinizde yiyin dediler. Kafeler kapandı. Ardından kuaför salonları, hamamlar, saunalar ve kaplıcalar… Bunlara da ALIŞTIK.

Sokaklar boş, dükkanlar ıssız!

Avm’leri kapatmadı devlet, daha doğrusu kapatamadı belki. Ama büyük mağazalar birer birer kepenk indirince, birkaç alışveriş merkezi kendiliğinden çekildi aradan. Geçen hafta sonu balık tutmayı yasakladılar, sahilde yürümeyi yasakladılar, pikniğe gitmeyi bir de! Ama kimse işe gitmeyi, fabrikaya gitmeyi yasaklamadı, yasaklayamadı. Çünkü yasaklasa, o işçilerin maaşını kim verecekti!

Okullar sanırım iki haftadır kapalı. Öğrenciler internetten ve televizyondan takip ediyor artık derslerini. Buna da ALIŞTIK. Hatta ilk internet dersinde çocuklara idam sahnesi izlettirdiler, sonrasında milli eğitim bakanı özür diledi. Bütün bu yaşananlar gerçekten de Emir Kusturica filmleri gibi absürttü; ama ALIŞIYORDUK!

65 yaş üzeri riskli grup olduğu için onlara geldi sokağa çıkma yasağı. İncittik bu yaş almış çınarları; sosyal medya soytarıları, orta yaşlı vatandaşlarımızın üzerlerine su dökerek dalga geçtiler. Bu gözler bunları da gördü. Genetik kodlarımıza işlemiş “Büyüklerimi saymak, küçüklerimi sevmek…” andı ne zamandır tedavülden kalkmıştı zaten.

Dünden itibaren iç hatlardaki uçaklar, şehirler arası otobüsler ve trenler durduruldu. Başka şehirlerde yakınını kaybeden onlarca kişi, şehirler arası yolculuk izni alabilmek  için kaymakamlıklara akın etti bugün.

Sokağa çıkma yasağı istiyor ülkede hemen hemen herkes. Özgürlüğüne en düşkün insan bile…  Başka çare kalmadı. Çünkü korona sayesinde devletimiz yeni bir kavram öğretti bize:

GÖNÜLLÜ KARANTİNA!

Oysa ben, gönüllü karantina değil de Timur Selçuk’un gönül titreten sesiyle söylediği KARANTİNALI DESPİNA şarkısından tarafım...

“Herkes kendi OHALini kendisi yapsın” diyorlar.  

SELFOHAL yani, kendi kendini eve kapat diyor devlet. İster işten izin al, ister işten kovul, ama evde kal!

“Evdekal” “Evdehayatvar” “Hayatevesığar” gibi sloganlarla insanları evlerinde tutmaya çalışıyorlar. Bir tır şoförü “Ben nasıl evde kalayım, açım, çalışmam lazım” dediği için gözaltına alınıyor. İçişşşleri bakanı “art niyetli bu adam!” diyor.  Bu gibi durumlara alışmıyoruz şu an, çünkü zaten ALIŞKIN herkes!

Bu yazının sonunu yazarken devletimizin başkanı ulusa sesleniyor, tam da şu anda! Diyor ki:
“Ben yedi maaşımı bağışlayarak kampanya başlatıyorum;  hepimiz birbirimize yeteriz
, hadi pamuk eller ceplere…”

Bu muhabbet böyle sürer gider...
 En iyi sözü Karantinalı Despina söyler...


Yorum Gönder

Daha yeni Daha eski