Lviv Gezi Hikayem -9 / Lviv’de 2. Gün / Market ve Kahvaltı

Bugün 07.04.2019 Pazar.  Lviv'de ikinci günümüz. Açıkçası sabah sabah tatlı yemek içimizden gelmiyor. Biraz da üşengeçlik var.  Alternatif düşünmek lazım. Dışarıya çıkmadan, evde yayıla yayıla kahvaltı etmenin bir yolu olmalı. Gelirken sıcak suda çözülen iki tane çorba atmıştım çantama. Bir de küçük ponçikler vardı. Havaalanında atıştırmak için mahallemizin pastahanesinden almıştım ya, işte onların bir kısmı duruyor. Üstelik hala tazeler. İçleri boş, tuzlu; pufidik pufidik hem de. Menü gözümde canlanıyor, tam da istediğim şey bu!  Suyu kaynatıyorum. Mavi ışıkları yanıyor cam ısıtıcının. Mis gibi ezo gelin çorba ve ponçiklerle yaptığım kahvaltı çok iyi geliyor mideme.


Lviv Sokakları
Bence insanın genetik kodlarında var damak tadı. Nereye gitse oranın yemeğine hemencecik adapte olanlara şaşırıyorum ben zaten. Onlar normal insan değil. "Gezgin" kategorisinde, genetik ve coğrafik hikayelerinden arınmış, çoktan "dünya vatandaşı" olmuşlar. Bense "dünya vatandaşı"  falan değilim. Hatta yeme içme konusunda kendimi "Muhafazakar Türk" olarak tanımlasam hiç de abartmış olmam! Bu konuda yeniliklere açık olmadığımı iyi biliyorum. Mesela bilmediğim yemeklere uzak dururum. Kokusunu ve tipini sevmediğim yiyeceğin kıyısından bile geçemem! Sarımsaklı yoğurtla mantı yiyen, zeytini martinide süs olarak değil, ekmeğe katık eden; kahvaltıda siyah çaydan vazgeçmeyen bildiğiniz Türklerdenim. Tadına bakmak için yaptım işte buranın kahvaltısını bir kere. Yeter bu kadar! Her gün olmaz, sıkılırım, aç kalırım, mutsuz olurum sonra!  Çantama evdeyken attığım (iyi ki de öyle yapmışım) sallama Rize çayını keyifle yudumlarken bunları düşünüyor ve gülüyorum bu hallerime. 

Evde konaklamak ne güzel şey! Otelde kalsak tatlı kahvaltılara mecbur olacaktık. Başka ülkelere gitme fırsatım olursa eğer, (İnşallah, amin) kesinlikle yine evde kalırım diye geçiyor aklımdan. En azından damak tadıma göre kahvaltı yaparım. 


Lviv Sokakları

 Öğlene doğru çıkıyoruz evden. Akşama opera var. O yüzden fazla yorulmamaya ve merkezden uzaklaşmamaya karar veriyoruz. Zaten insan bu şehrin sokaklarında gezmekten hiç bıkmıyor ki! Aynı sokaklardan geçsem dahi her seferinde ayrı bir detay yakalıyorum, bol bol fotoğraf çekiyorum.

Türk kahvaltısı yapmak isteyenler için tavsiye edilen bir cafe olduğunu okumuştum. Ama bu cafeye gitmek de pek içimden gelmiyor ne yalan söyleyeyim! Kimbilir hangi çakma ürünü sunacaklar diye düşünüyorum, cesaret edemiyorum. En iyisi alışveriş merkezine gidip kalan günler için kahvaltılık almak!

AVM deyince bizdeki gibi şehir dışında kalmış devasa saçma sapan bir yer getirmeyin aklınıza. Beyoğlu’ndaki taş binalar gibi tarihi bir yer Roksolana. Hem de şehir merkezinde. Yanına yaklaşmadan AVM olduğu kesinlikle anlaşılmıyor. Önünde  ne kocaman kocaman tabela kirliliği var, ne de reklam! İçeriye girince ise gayet şık mağazalarla karşılaşıyoruz. Girişteki asansörle bir kat aşağıya inince Carrefour gibi büyük bir market var. Ben normalde AVM gezmeyi hiç sevmem. Alışverişimi mahalledeki küçük dükkanlardan yaparım. Ama burası başka! iyi ki  gelmişiz Roksolana'ya! Çünkü Lviv yerlilerinin yeme-içme alışkanlıklarına tanık olmak için bu alışveriş merkezi biçilmiş kaftan!


Roksolana AVM
Sebze meyve reyonları oldukça küçük. Bizdeki gibi rengarenk ürün yok. Bir köşede zavallı küçük domatesler, içi geçmiş mandalinalar, bizdekinden farklı patates çeşitleri, lahana ve bir iki tane karnabahar görüyorum. Salatalıkların yüzeyleri sivilceli gibi pütür pütür. Muz, pomelo gibi ithal meyveler ilginç bir şekilde bizdekinden ucuz. Mesela muzun kilosu altı liraydı. Dolma biberler sarı, kırmızı ve çok kalın. Asla dolma yapılmaz bunlardan! Ancak garnitür olurlar. Demek burada yaşasam, hayatımdan dolmayı çıkarmak zorunda kalacağım! Hmm, düşündürücü... Biber, patlıcan falan görmüyorum. Ispanak da yok sanırım.  Dedim ya taze sebze meyve reyonları zayıf. Belki de açık semt pazarında durum daha farklı olabilir, görmek lazım.  Pişmiş tavuk, dondurulmuş deniz ürünleri, balık, et, hazır meze ve yemek bölümleri ise oldukça zengin. Ben mide hassasiyeti olan mızmız biri olarak bu reyonlara pek ilgi göstermiyorum.

Çeri domates, biraz peynir, elma, portakal, sivilceli salatalık, muz ve güzel bir ekmek alıyoruz. “Bir de zeytin olsaydı keşke” diye düşünürken rafların alt kısımlarında salamura yeşil ve siyah zeytin görüyorum. Belli ki çok tercih edilmeyen ürünler bunlar, kıyıda köşede kalmışlar. Ama ben, bulduğuma çok seviniyorum. Siyah zeytinin çekirdeği çıkarılmış ve gayet gergin görünüyor. Gerçi sonradan fark edeceğim üzere zeytinin hiç yağı ve tadı yok, ama olsun. Bir de üzerinde "ayı" resmi olan küçük bir bal alıyoruz. Bizim bal kavanozlarında "arı" resmi olur, bunlarınkinde "ayı" var! Eve gelip tadına bakınca anlıyorum "ayı" ile "arı"nın farkını. Emek veren arı bal gibi; mideye indiren ayının ise ne tadı var ne lezzeti! 

Şampuan, peçete, bira derken bildiğimiz ev alışverişi yapıyoruz. Çok hoşuma gidiyor bu durum. Kendimi sanki bu şehrin bir parçasıymışım gibi hissediyorum. Tatile yeni bir boyut katmanın verdiği mutluluk yayılıyor içime. 
Lviv Sokakları

Markette kasa haricinde hiç görevli yok. Sebze bölümlerinin  üzerinde bir kod var, kendin tartıp kendin yapıştırıyorsun barkodu poşetin üzerine. Kiril alfabesi bana mısın demiyor. Sistemi hemen anlıyor, sivilceli salatalıklarımızı bile kolayca tartıyoruz. 

Fiyatlar üç aşağı beş yukarı İstanbul ile aynı.  Kasada poşete para veriyoruz. Ama gayet kalın ve dayanıklı bunların poşeti. Bizdekiler gibi uyduruk değil. 

Eve dönüyoruz. Çay demliyoruz. Güzel bir kahvaltı yapıyoruz, biraz dinleniyoruz. Artık operaya gidebiliriz. 

Macera devam ediyor,

To be continued…



Yorum Gönder

Daha yeni Daha eski