Lviv Gezi Hikayem -7 / Vişne Likörü Tadında Lviv Gecesi

İbrahim ve karısını “Sonra görüşürüz” gibi yuvarlak ve kibar bir temenni ile uğurladıktan sonra sokaklarda gezmeye başlıyoruz. Şehrin merkezi sanki kocaman bir film platosu gibi. Bütün binalar tarihi, bütün sokaklarda Arnavut kaldırımları, heykeller, sokak müzisyenleri, konsept kafeler...  Elbette yerdeki taşlar tertemiz. Hiç bir sokakta araba trafiği yok. Hiç bir yerde gözü yoran tabela yok; aksine tabelalar minimal ve adeta her biri sanat eseri gibi. Birkaçını fotoğraflamadığıma çok pişmanım şimdi. Hayran hayran bakmaktan fotoğraf çekmeyi akıl edememek çok da kötü bir şey değil aslında. Hissedebilmek ve hafızada kendine yer bulan anılar biriktirmek de güzel .
Lviv Belediye Binası- Gece
Bir köşede birisi mikrofonu eline almış gitarıyla şarkı söylüyor. Öbür köşede bir jonglör alkışlar eşliğinde yeteneklerini sergiliyor. Köşedeki havuzlu heykelin başında birileri gayet neşeyle bira içiyor. Dedim ya, sanki bir filmin eğlence sahnesinde gibiyiz. Benim en çok hoşuma giden şeyse, bütün bu aktivitelerin bir uğultu ya da gürültü oluşturmaması! Gerilim hiç yok, yüksek sesli taşkınlık yok. Sanki yıllardır bildiğim bir yerde, yıllardır tanıdığım insanların arasında gibiyim. O kadar huzurlu, o kadar güvenli ve bir o kadar da mutluyum. Herkes mi gülümsüyor, yoksa bana mı öyle geliyor ayırtedemiyorum. Son derece pozitif bir şeyler var ortamda. Hiç de ülkemizde alışık olmadığımız cinsten! Dedim ya mutlu bir senaryonun sayfalarında dolanıyorum sanki. 

Bir o sokağa giriyoruz, bir bu sokağa giriyoruz. Hayran hayran dolaşırken kendimizi yine Rynok Meydanı’nda buluyoruz.

Rynok Meydanı dört köşe; ortada kocaman Belediye Binası var. Turistleri gezdiren sevimli özel tramvay da buradan kalkıyor. Heykeller, fıskiyeler, dinlenmek için banklar, önleri kalabalık kafeler… Kafelerde biralar, likörler, pastalar... Ahlaki (ne demekse!) ya da dini kısıt yok!  İnsanı gülümseten her şey var;  ama polis yok, ama bekçi yok, ve asker yok. Demek ki bunlara ihtiyaç da yok! 

Zaten albenili olan meydan, daha da cıvıl cıvıl olacağı bahar ve yaz mevsimine hazırlanıyor. Belediye binasının önüne tahta platformlar ve küçük büfeler yerleştiriliyor. Kafelerin önlerine tahtadan çitler çekiyorlar. Hafiften kıskanıyor muyum yoksa!

Kaba” denilen kahve dükkanları her yerde. İnsanlar su yerine kahve içiyor bence. Güzel olan şey, kahve bu kadar günlük hayatın içindeyken, dünyaya hükmeden zincir markaların “henüz” bu şehre gelmemiş olması! Yereli koruyorlar, kendi kahvelerini içiyorlar ve kendi kahve kültürleri var. Şu anda bu yazıyı yazarken bile burnuma  geliyor baştan çıkaran güzel koku... Ve elbette hafif buruk tadıyla, vişne likörünün aromalı kokusu!

( Beni benden alan vişne likörü için özel bir paragraf ayırmam lazım; çünkü bence Lviv ruhu vişne likörüyle tamamlanıyor. Dolayısıyla bu şahane lezzet, benden özel saygı paragrafını hak ediyor! ) 

Canım vişne likörü

                                               Vişne likörüne saygı paragrafı 

"Sarhoş Vişne" Dükkanı
Rynok Meydanı’nın köşelerinden birinde yer alıyor Drunk Cherry. Küçücük bir dükkan burası. Dışında iki üç tane masa var, sandalye yok. İçerinin kırmızılığı, avize yerine tavandan sarkan onlarca vişne likörü şişesiyle tam bir uyum içinde.

Drunk Cherry
Lviv’de kaldığım her güne coşku ve mutluluk veriyor bu içki.  Kristal bardaktaki nefis likörün en dibinde mutlaka üç tane çekirdeksiz vişne oluyor. Ne bir eksik, ne bir fazla! Haydi fiyat da vereyim; bir kadehi 40 Grivna, yani sadece 8 TL. Yok böyle bir lezzet! Yıllar sonra yine Lviv’i hatırlasam, kesin damağımda hissederim bu tadı, bu aromayı!

Sürekli dolu burası. Gecenin on ikisine kadar hep kapıda kuyruk var. İster karton bardakta alıp, gezerken içiyorsun. İstersen de kapının önündeki kokteyl masalarının çevresinde ayakta duruyor ve gelene geçene bakarak kristal bardağından yudumluyorsun. Hızlı içersen içini tatlı bir sıcaklık kaplıyor, yavaş içersen de bir tane daha içesin geliyor!


Cherry cherry lady...
Likörlerimizi içerken bilin bakalım kimler geliyor? Evet, İbrahim’le karısı tabii ki. İbrahim’in bizimle vakit geçirmek istediği çok belli, bu durum kötü değil elbette! Ama biz zaten Türkiye’deki ağır seçim gündeminden, onlarca sorundan kaçmak ve kafa dinlemek için gelmemiş miydik buraya! Dolayısıyla onlarla birer kadeh vişne likörü içtikten sonra nazik bir şekilde uzaklaşıyoruz ortamdan. İstikamet elbette ki Bira Fabrikası!


Bira Fabrikası'nda Rock Müzik!
Bira Fabrikası


Yine Rynok Meydanı’nın köşelerinden birinde yer alıyor Pravda Beer Theatre. Ben gezmedim ama alt katında bira üretimi izlenebiliyormuş. Giriş katı adeta bir market gibi. Sol taraftaki raflarda yüzlerce farklı şişe bira var.

 Sağ tarafta masalar var, masaların arasında  dans edilebiliyor. Yaşlı adamla genç kadın vals yapıyor mesela rock müzikte. Kimileri yanında çocuklarıyla gelmiş. Herkes kendince eğleniyor, kalabalıkta ama özgür hissediyor insan kendini. 

Politik biralar :)
Asma katta nefis bir orkestra var. Şunu söylemeden geçmeyeyim; bu şehre rock müzik çok yakışıyor! Ve her yerde de rock var! Bira Fabrikası'ndaki canlı rock müzik ise gerçekten de kulakların pasını silen cinsten. Fonda Pink Floyd'dan nefis bir çalarken nefis yerel biralarımızı yudumluyoruz. 50 cc bira yanılmıyorsam 60 Grivna; yani 12 TL. Her şey çok güzel, tam da olması gerektiği gibi!


Çikolata Fabrikası, Bira Fabrikası, Kahve Fabrikası... Bu mekanların hepsinin özgün bir tasarımı var. Hepsinde hem imalat var, hem de bu imalatı turistlerin izlemesine izin veriyorlar. Hem oturup bu nefis yiyecek ve içecekleri tadabiliyorsun, hem de bu nefis şeyleri satın alabiliyorsun. Hepsinde müzik olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Çok güzel, gerçekten de çok güzel.

Lviv'de Sokak

Gecenin ilerleyen saatlerinde şişe biralarımızı alıp dışarıda fıskiyeli heykelin önünde eğlenen öğrencilere karışıyoruz. Bir tanesi kemanını çıkarıp çalmaya başlıyor. Sanat okuyormuş. Nefis bir müzik ziyafeti! İçiyoruz, sohbet ediyoruz. Biraz ötemizde “kızlı erkekli” başka bir grup da gitar çalarak şarkı söylüyor. Herkes çakır keyif. Ama kimse sigarasını yere atmıyor, kimse taşkınlık yapmıyor. Zaten doğru dürüst sigara içen de yok. Herkes bira şişesini topluyor giderken, kimse yere bir şey atmıyor.

Gecenin sanatçıı
İçim sızlıyor. Bizim kültürlerimiz gerçekten çok farklı! 

Eğlenemiyoruz biz, hep ağır gündemlerimiz var! Sokak adlarımız şairlerin yazarların değil, şehitlerin adlarıyla dolu! Yaralı bir coğrafyadayız, hep kan akıyor bir yerlerimizden!

Bir de yanlış anlamayın ama pisiz, saygısısız. Yani evi süpürüp tozları sokağa atan bir cinsiz maalesef. Gürültücüyüz. Kamusal alana saygı duymayı bilmiyoruz. Çok sevdiğim Kadıköy'de bile durum böyle! Barların konuşlandığı Kadife Sokak mesela. Gürültüden yürüyemezsin, mekanların yüksek müziği sokakta terör yaratır, yerler izmaritten geçilmez. Etrafı rahatsız etmek mi, "Öyle bir şey mi var?" modunda çoğumuz. 

İyiyiz güzeliz ama kimse kusura bakmasın; medeni dünyadan fersah fersah uzaktayız. 

Bütün bunlar aklıma geliyor ama iç sesimi susturuyorum. Çünkü turist olmak relaks olmayı gerektiriyor. 

Harika bir gece yaşanıyor burada, tadını çıkarmak lazım.

Zaten çakır keyif olmuşum; dünyaya pembe pembe bakıyorum;  ne şimdi bu düşünce bulutları, sırası mı... Nihayetinde kürkçü dükkanı değil mi gideceğimiz yer!

Konuşlandığımız heykel
Gece tam dozunda keyifle sonlanıyor, 

Ve macera devam ediyor,
To be continued...


Yorum Gönder

Daha yeni Daha eski