Otobüs Günlükleri - 3 / Every Way That I Can...


O gün normalden bir saat daha geç bindim otobüse. Hem de günlerden cuma. Trafik olmuş adeta karmaşık iplik demeti! Eskiden anneler “çile” derdi” ya bu ipliklere. İki kişi karşılıklı oturur; birisi kollarını göğüs hizasında açıp karşıya uzatır ve bileklerine bu çileyi geçirirdi. Karşısında oturan kişi ise ipliği yumak yapardı. Bu iş öyle kolay da olmazdı. Çünkü çilenin iplikleri birbirine dolanır düğüm olursa, hem tutan kişinin kolu yorulur; hem de yumak yapan kişinin sabrı sınanırdı. Tam da bu noktada çilenin dilimizdeki öteki anlamına geçilirdi:

Zahmet, sıkıntı...”

Biz, işte böyle geçişken bir dile ve dili kadar geçişken bir hayata da sahip tuhaf bir ülkeyiz. Neden mi, anlatıyorum...



Evet o akşam her zamankinden geç binmiştim otobüse. Otobüsün dışı kadar içi de “çile” gibiydi. Neyse ki şoförün çapraz arkasında konuşlanan, dört kişinin yüz yüze bakıp diz dize oturduğu tuhaf bölmede yer vardı. Bir yazıda özel olarak bu konuya değinmeyi düşünüyorum gerçi ama, özet olarak belirteyim:

 İETT otobüslerinin yeni tasarımlarının ergonomiyle uzaktan yakından alakası yok!

Yani yolcu “çile” çeksin diye özel olarak düşünülse ancak böyle tasarımlar ortaya çıkabilir!  Neyse işte ben de yolcuların diz dize dizildikleri, nereden baksanız yarım metre yükseklikteki platforma tırmanıp (!) oturdum. Sonra benim karşıma, yani diz dize pozisyonuma bir orta yaşlı kadın oturdu. Kadının yüzüne bakınca alaycı, sabit fikirli, her şeyi bildiğini sanan bir cahil olduğu izlenimine kapıldım. Bu söylemime ön yargı ile yaklaşıp “ön yargılısın!” yaftası yapıştırmayın lütfen. İnsanların yüzüne baktığımda bende uyanan ilk izlenimler genelde doğru çıkıyor çünkü. Falcı seviyesinde olmasa da sezgilerim güçlü diyelim. 

Neyse konuyu toparlıyorum. Bu hoşlanmadığım kadının yanına bir başka yaşlı kadın daha oturdu. İkinci kadının bendeki etkisi nötrdü. Yani ne negatif, ne de pozitif. Yine O da bin bir zahmetle tırmanmıştı yarım metrelik platforma. Sonra benim yanıma iyi elektrik aldığım bir başka kadın oturdu. Bu arada trafik kilit tabii ki. Çile prosedürü tam gaz işlemekte... Normalde sekiz- on dakikada gittiğimiz yolu 48 dakika geçmesine rağmen henüz kat edememişiz. Haliyle yolcular sıkıldı ve söylenmeye başladı. Ben bu gibi durumlarda genelde susan taraf olsam da; o gün konuşmalara tam gaz katıldım nedense... Şöyle başladı muhabbet: 

Karşı çaprazımdaki nötr kadın: “Zor çıktım, ne kadar yüksek burası, ne biçim otobüs bu!”

Ben: “Neredeyse yarım metre yüksekliği var!”

Yanımdaki iyi elektrik aldığım kadın : “Her şey böyle maalesef!”

Ben: “Rahatsızsanız şikayet edin, 153'ü arayın... Onlar da uğraşsınlar yaptıkları hatayı düzeltmek için”

Yanımdaki iyi elektrik aldığım kadın : “Arasak ne olacak ki, ne değişecek!”

Karşımdaki gıcık yaşlı kadın bilmiş bir tavırla yanıt verdi: 

Emek olmayınca yemek olmaz, şikayet etmek lazım.”

Ben:”Bu yarım metre yükseklikteki platforma yaşlılar, engelliler, çocuklular nasıl tırmanacak diye baştan düşünülüp otobüslerin ona göre tasarlanması gerekirdi. Yani bu konuda emeği biz değil başkaları sarf etmeliydi.”

Karşımdaki gıcık yaşlı kadın: “ Avrupa'da yapılıyor ya bu otobüsler, düşünmemişler demek ki...”

Her şeyi biliyor ya, sanırsınız otobüs ihale dosyasını kendisi hazırlamış hanım! Dayanamadım tabii ki:

Ben: “Avrupalılar insana değer verir. Hiç sanmıyorum böyle bir hata yapacaklarını!”

Bu arada trafik çilesi bir türlü çözülemeden devam ediyordu. Otobüs hem kalabalıklaşmış, hem de sinirler iyice gerilmişti. Orta kapının orada bir adam 153'ü arıyor ve şoförün ne kadar saygısız olduğunu şikayet ediyordu.

Yanımdaki kadının yüzü gittikçe asılmaya başladı. Belli ki çok üzülüyordu böyle şeylere...

 “ Her şey böyle artık maalesef, hiç bir şey düzelmiyor. Her şey çok daha kötüye gidiyor. Hep para para para' İnsanı düşünen yok!”
O anda sabah düşündüğüm ve beni gülümseten bir detayı tüm samimiyetimle kısaca anlattım yanımdaki kadına:

Ben: "Yıllarca Eurovision şarkı yarışmasını izledim büyük umutlarla. Her sene 'Bu sefer olacak' derken bir türlü iyi puan alamıyorduk. O sene yarışma gecesi hiç açmadım bile televizyonu. Nasılsa kaybederiz diye düşünüyordum. Sabah bir kalktım ki her yerde Sertap Erener'in “Every Way That I Can” şarkısı çalıyor. Meğer birinci olmuşuz! Umutlar dipteyken bir mucize değil miydi bu gerçekleşen...”


Everything is possible

Yanımdaki endişeli kadının yüzü birdenbire aydınlandı, gülümsemeye başladı:

Eğer böyle bir şey olursa; bu otobüs yolculuğu gelecek aklıma; hiç unutmayacağım hatta... Kendinize çok iyi bakın” dedi ve indi otobüsten...

Ne demek istediğini çok iyi anladım... 


ALAKASIZ DİP NOT:

En son 6 sene önce 2012'de Can Bonomo ile katılmıştık Eurovision'a. Artık daha ciddi sorunlarımız olduğu için böyle apır sapır şeyleri kaale almıyoruz ülke olarak! Ha ille de izlemek isteyenleriniz olursa, 8 Mayıs 2018 akşamı bir yerden bulup izlersiniz... (TRT böyle gereksiz şeylere kafa yormaz tabii ki! O ciddi bir kanal!  Lütfen, teessüf ederim) 

Ha umut mu dedi birileri?  Umutsuz yaşanmaz ki! İlahi siz, duymamış olayım... 





Yorum Gönder

Daha yeni Daha eski